Gizemlidir, görecelidir(en azından öyle zannediliyor), değişkendir, kararsızdır ve yalancıdır
anlamak.
Tüm bunları ortadan kaldırmanın en iyi yolu nedir biliyor musunuz; ‘gözlemlemek ve uzunca bir süre susmak, ve kanıt bulmak, herkesi ikna edebilmek için,
kendin dahil.
Ben sustum, bekledim, yıllar yılı ve en kötüsü de unuttum, tüm bunları yaparken ne yaptığımı.
Artık hatırlıyorum, sanki Yeşilçam filmlerindeki gibi, tek fark, buradaki mucizenin tıp veya benzer klasiklerle değil de bir anda içsel bir aydınlanmayla gerçekleşmesi.
Herkes iddia eder anladığını, ben de onlardan biriyim; kesin konuşmuyorum, çünkü aksi takdirde burada size kanıt sunmam gerek, fakat şuan benim ilgilendiğim sizi ikna etmek değil, sadece
anlamak.
Anlıyorum, çünkü çevremizde o kadar çok yalancı, yabancı ve gereksiz insan var ki, onlardan korkuyorum, bir gün beni yanlış yönlendirecekler diye ve bu yüzden ‘yanlışsız, dosdoğru’ bir hayat istiyorum ve tutkum bu yüzdendir,
anlamaya.
Anlıyorum, bana bir kere baksın, iki kelam etsin, gözlerimi gözlerinin içinde, benim ona, onun gözlerine yaptığım gibi, o derinlikte, sır-gizem bilinmezlikte kaybolmama izin versin yeter.
Gözler her şeyi ifade ediyor. Sanki gözlerdeki o her bir renk, her bir nokta bir anı yaşıyor; yaşıyor ve anlatıyor. Hani o bakışlar yok mu, o göz kaçırmalar, o nereye bakacağını bilmezlikler, o damlalar…
Ama ses der; “ben de buradayım” ve söyler kelamlarını, bazen titrek, bazen sert, bazen soğuk, bazen umutlu, bazen endişeli, bazen ise sıcak… Her birinde bir şeyleri anlatır, ve bazen araya birkaç damla yaş girer…
Oradan vücut kendini gösterir, ‘ben tüm bu tepkileri boşuna mı veriyorum’ dermişçesine. Başlar ve gelmiştir sırası; elin, kolun, bacağın, duruşun, kalbin ritminin… Hepsi bize bir şeyler anlatır, kimi zaman ayrıdır anlattıkları, ayrıdır ama amaçları birdir; bize bir şeyler ‘anlatmak’; o yaşanmışlık diyarından parçalar paylaşmak için bizimle.
Ve hepsi birleşir, tüm her şey yekpare bir şekilde; gözler, sözler, vücut, aslında hiç ayrılmamışlardır, onları ayıran bizizdir, dünyayı
anlamak isteğimiz gibi
anlamak için. Ama sonra anlarız, fakat bu sefer zamanı tutturamayız, iş işten geçmiştir.
Bu sefer diyebiliyorum ‘anlıyorum’ diye, çünkü görüyorum ve düşünüyorum, düşünüyorum ve komik geliyor hayat bana, bilginin de dediği gibi; “… dünya düşünenler için komedidir” diye. Gülüyorum, dünya ve hayat komedi diye ve pozitif yaklaşıyorum her şeye. İzin vermiyorum başka etmenlerin düşüncelerimi karıştırmasına. Anlıyorum bu sayede kendimce, eksiğiyle-fazlasıyla, ama kendim oluyorum, ‘ben’ ve bu sayede, çünkü işe kendimi ‘anlamak’ ile başladım ve sanırım bir nebze başardım, belki hiçbir zaman tam olamayacak fakat bu da yetiyor başkalarını anlamak için (özellikle de çevremizde fazlasıyla ucuz insanlar olduğunu düşünürsek). Bu da yetiyor beni fazlasıyla mutlu etmek için ve etrafa dağıtıyorum ‘o’ fazlayı ve mutlu ediyor-anlıyorum çevremi. İşte bu ‘naçizane’ insanın bildiği-öğrendiği
anlamak konusunu işlediği yazıdır bu.
Anlamak ümidiyle…